Bilinçli olarak yalnız kalmanın ne olduğunu bilmeyen bir zihin için yalnızlık, genellikle geçmişin sarsıcı olaylarından kaynaklanan bir cezalandırma biçimi olarak algılanır. Oysa yalnızlığın zirvesine ulaşmış bir insan için bu durum, bir yoksunluk değil; kişinin nihayet kendi özüyle kucaklaşmasının adıdır. Bunu ancak bu derin kavuşma deneyimine sahip olanlar bilir.
Denilebilir ki, bir insanın erişebileceği en yüksek boyut yalnızlıktır. Çünkü yalnızlık, maskesiz ve saf bir şekilde “kendin olmaktır”. Bu seviyeye gelmiş olan birisi için yalnızlık öylesine doyurucudur ki, dışarıdan başka hiçbir şeye ihtiyaç duymaz. Bu ihtiyaçsızlık bir eksiklik değil, tam aksine ruhsal bir varlıklılık halidir. Bundandır ki yalnızlık bir kaçış değil, hakiki bir buluşmadır.
Modern Medeniyet ve Yalnızlıktan Kaçış
Ancak bu farkındalığa henüz erişememiş insan, sürekli birileriyle olma ve bir şeylerle meşgul olma dürtüsüyle hareket eder. Yalnız kalmamak için her yolu denerler; nitekim içinde yaşadığımız medeniyetin büyük bir kısmı neredeyse bu kaçış üzerine kuruludur.
Aslında o insanlar yalnızlığı hak etmedikleri (onun değerini idrak edemedikleri) için, yalnızlık onları terk etmiştir. Yalnızlıktan kaçarlar ama bilmezler ki asıl yalnızlık onları terk etmiştir. Bu durum, sevgilisi tarafından terk edilmiş bir insanın ruh haline benzer. Sevgilisi tarafından terk edilen insan, ona o ilişkiyi hatırlatan eşyaları gördüğünde hüzünlenir, birlikte oldukları yerlerde anıları canlanır. Yalnızlık tarafından terk edilen insanda da benzer bir sızı vardır.
Ancak sorun şuradadır: İnsan, o kadar uzun süre başkası olmaya çalışmış, toplumsal rollerin arkasında o kadar uzun süre rol yapmıştır ki, sonunda kendisini unutmuştur. Kendisini unutan bir zihin ise yalnızlığı hatırlayamaz. Sadece özüyle kalabilen kişi yalnızlığın hakikatini bilebilir.
Yalnızlığın Mahremiyeti ve Saf Değeri
Yalnızlığın saflığını ve temizliğini bilen kişi, hayatına rastgele bir başkasını alarak bu huzurun bozulmasından ve kirlenmesinden çekinir. Yalnızlığıyla kurduğu o mahrem ilişkiyi başkasının kirletmesine, o sessizliği bozmasına izin vermek istemez.
Eğer bu yoldan geçmiş bir insan hayatına birini alacaksa, o ilişkiye şöyle yaklaşır:
“Sana verebileceğim en değerli şeyi getirdim, sana yalnızlığımı getirdim. Benim elde ettiğim en kıymetli şeyi seninle paylaşmak istiyorum, kabul eder misin? Çünkü ben yalnızlığımı ancak beraber konuşacağım değil, beraber susacağım biriyle paylaşabilirim.”
İnsan, ancak kendi özündeki bu derin yalnızlıkla mülkün sahibi olan Yaratıcı ile beraber olabilir, O’nunla hemhal olabilir. Özüne dönen insan, nihayet kendi özündeki hakikati görür.
Bir Sığınak Olarak Yalnızlık
Yalnızlık; arzulardan ve nefretten kaynaklanan korkuların barınamadığı, senin sen olduğun andır. Çok uzun yollar kat edilerek varılan bir zirve, insanın kendine yaptığı en uzun ve en hakiki yolculuktur. Yalnızlık, dünyevi şeyleri alarak değil, aksine yükleri bırakarak varılan bir saf farkındalık halidir. Bütün kavramların, kelimelerin ve geçici isteklerin bittiği yerdir.
Yalnızlık bir arayış değil, bir kavuşmadır. Bir çöl değil, kalbin sığındığı bir Hira’dır.
Egonun Perdesi ve İdrak
İnsanlar yıllarca başkalarının gözünde var olabilmek, yalnızlıklarını kalabalıklarla örtmek için çabalar durur. Oysa dert sandıkları o yalnızlık, ruhun dermanının kendisidir. Başkalarının onayında kaybolmak insanı kendinden ve dolayısıyla Hakikatten uzaklaştırır; bunu ancak o yoldan geçenler anlar.
Hayat, karşımıza çıkardığı bütün olaylarla insana “Kendine dön” çağrısı yapar. İnsan bunu derinden ister, özü bunu arzu eder; ancak ego buna müsaade etmez ya da insan egosunun bu baskısına boyun eğmeyi seçer.
Her şeyin geçici olduğunu idrak ettiğinde anlarsın ki; yalnızlık dışarıda aradığın bir yokluk değil, doğrudan senin kendinle buluşma halindir. Sana gelen bu hakikati ve kendini kabul ettiğinde, yalnızlığın aslında kendi özün olduğunu nihayet anlayacaksın.
Post Views: 151